Direnen Kod-A işçileri anlatıyor: “Taşeron olduğumuz için ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyor.”

Sendikal haklarını aradıkları için Türk Telekom’un taşeronu Kod-A çalışanları 15 gündür direniş çadırındalar. DİSK Tekstil İşçileri Sendikası olarak çadırlarını iki kez ziyaret ettik. İşinden atılan Kod-A çalışanlarından Güven Yavuz, Yasin Aslantaş, Hülya Güler ve Sosyal İş Sendikası Genel Sekreteri Celal Uyar ile işyerindeki baskı ve kötü muameleyi, işçi sağlığı konusundaki eksiklikleri, mücadelenin hukuki sürecini ve bilişim sektöründe örgütlenmenin zorluklarını konuştuk.

Kod-A’da ne zaman çalışmaya başladınız?

Güven Yavuz: Buraya Ocak 2015’de girdim. İstanbul Üniversitesi Deri Teknolojisi mezunuyum.

Burada örgütlenmeye ilk başlayanlardansınız sanırım.

Güven Yavuz: Burada sendikalaşma yoktu. O dönem ne yapabiliriz ne edebiliriz diye konuşuyoruz. İşverenlerle, yöneticilerle görüşüyoruz, sorunlarımızı dile getiriyoruz. Kimse bizi ciddiye almadı. Ciddiye almayınca bizi sendikaya kendileri ittiler. Sendika olayını da İzmir’dekilerle ben konuştum. İzmir’de sendikalaşmanın daha önce 2016 yılında başladığını duydum. Hangi sendika olduğunu sordum, söylediler, sendikayı araştırdık. Sendikanın da iyi bir sendika olduğunu görünce biz de burada kombine bir şekilde sendikalaşmayı başlattık. 3 ay içerisinde %45’lik bir orana ulaştık. Bakanlığa başvurumuzu yaptık, yetkimizi aldık. İşveren de buna itiraz etti. Sonra bizi uzak yerlere sürdü. Arnavutköy’de oturan arkadaşımı Avcılara gönderdi, Başakşehir’de oturan arkadaşımı Üsküdar’a gönderiyor. Yani bizi cezalandırma amaçlı böyle yerlere gönderdi. E biz de gidemeyeceğimizi, zamandan ziyade yol parası sıkıntısı olduğunu söyledik. Üzerine yol paramızı kestiler, 180 liralık yol paramızı 100 liraya düşürdüler.

Bunlar sendikaya üye olduktan sonra oldu değil mi?

G.Y.: Evet. Ben Başakşehir’de oturuyorum, beni mesela Üsküdar’a gönderdi. Ben de dedim ki kardeşim maliyet olarak yol param fazla tutuyor. Kaç ay sürüyor proje? 3 ay. O zaman 3 ay yol paramı karşılarsan tamam ben giderim dedim. Benim yol paramı ver, çünkü eğer vermezse asgari ücretin altına düşüyorum. Bunu da kabul etmediler. Bunda kötü niyet olduğu bariz belli. 3 ay boyunca yol paramı ver, 3 ay sonra bunu kes dedim; yanaşmadılar, çünkü sendikalı olduğumuzu öğrendiler ve sendikaya kötü gözle bakıyorlar. Anayasal suç işliyorlar. Şu an içeriyi kırmaya çalışıyorlar. Kimin sendikalı olduğunu tespit edip, onlardan daha az kişiyle sözleşme yapmaya çalışıyorlar. Ama beceremiyorlar. Biz arkadaşlarımızı örgütledik. İşyerinin içinde durum şu an çok iyi. Arkadaşlarımız sağ olsun bize destek oluyorlar. Biz de onlara destek amaçlı burada duruyoruz.

Yasin Aslantaş: İç-dış dayanışma devam ediyor. Şu anda bir kopukluk yok, ama onlar ellerinden geldiğince kopukluk oluşturmaya çalışıyorlar. İçerideki arkadaşlarımızdan bilgi almaya çalışıyorlar.

İçeride şu an kaç kişi çalışıyor?

G.Y.: 120 kişi. İçerideki arkadaşlara bizim için “onların yanına giderseniz size dava açarım, sosyal medyada beğeni yaparsanız dahi sizlere dava açarım” diyerek korkutmaya çalışıyorlar. Geçen sefer DİSK Genel Başkanı Kani Beko geldi, arkadaşlar da aşağı inmek istediler, indirmediler. 1600 TL’ye Mc Donalds’dan menü söylemişler sırf arkadaşlarımız aşağı inmesinler diye. İlk defa yemek söylüyorlar. 1 kuruşun hesabını yapan Kod-A şirketi o gün bütün herkese öğlen yemeği vermiş. Yani trajikomik bir durum. Biz 1 kuruş para isterken “biz batarız” filan diyorlardı, e şimdi bedavadan yemek veriyorsun niye batmıyorsun? Demek ki oluyormuş. Yani sendika korkusundan böyle şeyler yapıyorlar. Sendikadan korkmana gerek yok kardeşim. Biz bu şirketi batırmak istemiyoruz ki biz bu şirkette insani şartlar altında çalışmak istiyoruz.

Yasin Aslantaş: Aynı zamanda şunu da yapmaya çalıştılar. Arkadaşlarımıza yemek vererek “bakın arkadaşlarınız sizi bir yemeğe sattı” mesajı da verip aramıza nifak sokmaya çalıştılar. Biz de birbirimizle kenetlendiğimiz için tabii bunu başaramadılar.

İçerideki çalışma şartları nasıldı? Fazla mesai ücreti alabiliyor muydunuz mesela?

G.Y.: Burada ücret asgari ücret. En eski elemanlarında dahi böyle. Bir de prim usulü var. Prim usulü şöyle: Masada 10 kişi var, o 10 kişiden 1 kişi alıyor primi. O da her zaman alamıyor. Diyelim yönetimle ters düşen biriyse öyle kolay vermiyorlar. 3 ay primin peşinden koşan insanlar var. Yani performans yapmış birinci olmuş ama parayı alamamış. Yönetim son sözleşmede yemeği kesmeye çalıştı, yolu kesmeye çalıştı. Biz direndik, yemeği aldık, yolun da yarısını alabildik. Yani işe gelirken bile cebimizden en az 100-150 lira para çıkıyor.

Y.A.: Mesela ben 1 senelik elemanım, bana yol parası verilmiyor.

G.Y.: Sendika gelince korkudan bir ara yatırdılar. Sonradan parayı geri aldılar. Herkes asgari ücret alıyor. Vasıflı arkadaşlarımızın hepsi daha iyi ücret almaları gerekirken 1400 lira asgari ücret alıyor. Ek mesailerimiz var, hem de bariz kanunla yasak olan şeyler var. Kanunda haftada 45 saat çalışma sınırı. Biz de 45’i geçiyor 60-70-80 öyle gidiyor. Cumartesileri de ekliyorlar, zorla çağırıyorlar.

Y.A.: Biz hafta iç 5 gün çalışıyoruz. Hafta sonumuz tatil olması lazım. Ama cumartesi günleri mesaiye gelmediğimiz takdirde tutanak yiyoruz, zorunlu hale getiriyorlar. Oysa ki eğer istemezsem çalışmamak benim hakkım. Ben zaten 45 saat çalışmışım.

Peki bunun için ek mesai ücreti veriyorlar mı?

G.Y.: Ek mesai ücreti alıyoruz. Ama şöyle bir şey var: Fazla mesaiye kaldığında maaşın hep eksik yatar. Çünkü mesaiyi hesaplamaz ve hep eksik yatırılır. 3 yıldır bu işyerindeyim bir kere bile maaşımın doğru hesaplandığını görmedim. Ne zaman gitsem 50 lira eksik, 100 lira eksik. Dijital parmak okutuyorsun, ama adam paranı yine de yanlış hesaplıyor. Dijital ortamda nasıl yanlış yapıyorlar bu da muamma.

Y.A.: Bize bordro veriliyor. Arkadaşımıza diyorlar bak sana 2 ay bordroda yol parası yatmış deniliyor. Arkadaş diyor ki nasıl olur ben almadım diyor. Bankadan hesap özetini bir istiyoruz öyle bir para yok yatmamış. Ama onların verdiği bordroda yatmış gözüküyor. Bordroya güvenmeyeceksen neye güveneceksin?

G.Y.: Yani parasal anlamda böyle sıkıntılar çok oldu, halen de olmaya devam ediyor. Ama şimdi sendika geldiğinden dolayı fazla fazla para yatırıyorlar. Fazla çıksın az çıkmasın hesabına giriyorlar. Yol parası almayan adama yol parası yatırıyorlar. Ayrıca içeride baskı da çok. Şöyle söyleyeyim sebilin başına su içmeye gidiyorsun sana diyor ki “burada ne işin var, sürekli su içmeye geliyorsun” diyor. Suyu alıyorum masaya geliyorum, masada su içmek yasak. Yani yoldayken su içmen gerekiyor masada konuşmak yasak. İşle ilgili konuşmak yasak, ayağa kalkmak yasak, arkadaşına gidip bir şey sormak yasak. Yemek siparişi vereceksin, arkadaşına ne yiyeceğini sormak yasak. Aşırı baskı var yani. Baskıyı günden güne artırdılar, eskiden telefon yasak değildi şu an telefon yasak. Buna da bilgi güvenliği diyor. Önceden niye bilgi güvenliği yoktu da şimdi var?

Y.A.: Bir arkadaşımız tuvalette olduğu için tutanak yedi.

G.Y.: Kadın arkadaşlarımızdan yağmurlu günlerde makyajını tazelemek için tuvalete gitmesinden ötürü tutanak yiyenler var. Tuvaletlerin ikisinin de başında biri duruyor. Sen tuvalete girdiğinde arkandan girip seni rahatsız ediyor. Yani bu tarz mobingler de yapıyorlar.

Y.A.: Dediği gibi bizim için oturup da su içme, arkadaşına bir şey sorma yasakken proje sorumlusu şef gider istediği kişiyle istediği zaman muhabbetini yapar, masasında yemeğini yer.

G.Y.: Masasında fındık da yiyor, dondurma da yiyor. Göz hakkı vardır bir kere. Kapalı alanda güneş gözlüğü takıp resim de çekiliyor. Bizim önümüzde her şeyi yapıyorlar ama bize her şey yasak. İnsanların gururunu nasıl inciteceklerini çok iyi biliyorlar. “Bunun üzerine oynayayım bıraksın gitsin” diyor. Sürekli bir sirkülasyon var.

Y.A.: Ülkedeki işsizliği çok kullanıyorlar.

G.Y.: Bugüne kadar 70 bin kişi girip çıkmış bu şirkete. Benim dönemimde de 3 bin kişi girip çıkmış. Yolda adamın biri mesela abi nasılsın iyi misin diyor, ben adamı tanımıyorum. Minibüste adam diyor abi nasılsın. Ben diyorum kardeşim nereden tanıştık? Diyor abi Kod-A’da beraber çalıştık. Adamın ben yüzünü unutmuşum yani o kadar çok insan girmiş çıkmış.

Y.A.: Geri dönüp baktığınızda da Kod-A’nın işçileriyle hep davalık olduğunu görürsünüz. Şu an bile bizim haricimizde bir sürü davası olanlar var.

G.Y.: Bir kadın arkadaşımızın davasına gittim şahitlik yapmaya. Bana dediler Güven sen yalan söylüyorsun. Tamam ben yalan konuştum. Bakın arkadaşlarımız da burada. Bizim çay molamız 10 dakika, mahkemede 15 dakika dediler. Öğle molamız 40 dakika, mahkemede bizim yöneticimiz 50 dakika dedi. Hakim soruyor, yol parası alıyor mu bunlar diyor. Bilmiyorum diye cevap veriyor. Bunu söyleyen de yönetici. Maaşı bana yatıran kişi bunu söylüyor. Gözümüzün içine baka baka yalan beyan verdi.

Y.A.: Buradan da işini kaybetme korkusu olan arkadaşlarımızı götürüyorlar, kendi lehlerine tanıklık yaptırıyorlar.

Peki bu davalar nasıl sonuçlanıyor?

G.Y.: Davaları hep işçiler kazanıyorlar. Bu şirkete dava açan herkes kazanıyor. Çünkü herkese hukuksuzca baskı uygulamışlar. 10 yıllık çalışanı var. 10 yıllık çalışan bunları niye dava etmiş? 10 yıl etmemiş de neden şimdi etmiş? Bu biz kendilerine soruyoruz, onlar da diyorlar çalışmıyordu şuydu buydu… 10 yıl sen bu adamı çalıştırmışsın, bu adam şimdi mi çalışmıyor? Adam 10 yıldır asgari ücret alıyor. Adam evlenmiş çoluğu çocuğu var. E ne yapacak? Tabii ki daha fazla para isteyecek senden. Bir de adamın üstünde baskı uyguluyor. Mesela ben bir ara gittim zam istedim, onlar benim paramı kestiler 100 lira. Seni mağdur ederek “benden zam isteme” demeye getiriyor.

Y.A.: Yeni katılan arkadaşlarımız var. Şu ana kadar bu bina dışında başka bir yerde iş yapmamışlar. Sendika geldikten bu arkadaşları uzak bölgelerdeki projelere gönderiyorlar. 8 senedir burada olan bir insan durduk yere başka yere projeye gönderilmez.

G.Y.: Neden? Çünkü o insanın sesi çıkıyor. 8 yıldır adam aynı maaşa çalışıyor. Bu adam hiç mi evlenmeyecek, hiç mi çoluk çocuğa karışmayacak? Yani bunu düşünen yok. Biz burada 9 lira yemek parası alıyoruz. Alt katta Türk Telekom’un binasında yemek 12 lira. “Yemek parası yetmiyor” diyoruz, “performans yap yemeğini al” diyor. “Yol parası yetmiyor” diyoruz, “performans yap yol parasını al” diyor. E tamam da aç ayı oynamaz ki kardeşim. Şimdi bizim işyerinde çalışan menemen, tost ya da simit yiyor. E bir simit yiyen insan akşama kadar sana nasıl performans göstersin? Bir de bizden performans istiyor. Performans göster paranı al diyor. 10 kişilik masada 1 kişi prim kazanıyor ve bu kişiler en iyi olan kişiler. Adam 10 parmak yazı yazıyor, sen ona ne yaparsan yap yetişemezsin. Adam molalara çıkmıyor, sırf o 100 liralık primi alabilmek için öğlen yemeğinde çalışıyor. Adam yeni eleman, daha yeni girmiş, performans yap diye baskı yapıyorlar. Nasıl yapsın performans?

Y.A.: Bir de içeride yöneticiden şunu beklersin, personelin moralini yüksek tutmasını verimliliği artırmasını beklersin. Bizim orada öyle bir şey yok. Gelir oraya yönetici: “Başınıza çoban mı lazım, çenenizi kapayın” gibi şeyler söylüyor. Ben 24 yaşında bir adamım. 24 yaşında adama çenenizi kapayın ne demektir ya? Ben bunu kabullenemiyorum.

G.Y.: İşyerimizdeki arkadaşlarımızın %80’i üniversite mezunu. Üniversite mezunu adamla diyalog kurarak iletişim sağlarsın. Biz de iletişimden ziyade kaba tabir. “Başınıza çoban mı lazım siz bundan anlıyorsunuz. Siz sopadan anlıyorsunuz. ” Bir de en son bizi tehdit etti burada. “Cumartesi, pazar geleceksiniz burada çalışacaksınız. Eğer çalışmazsanız sizi kapı önüne koyarım” dedi. Şimdi ben 29 yaşında adamım. Üniversite mezunuyum. Lise mezunu yöneticim gelip bana bu kelimeyi kullanama. Gelip beni işimle tehdit edemez. Beni işimle tehdit etti. Bir sürü projemiz var seni sürürüm dedi ve bundan sonra beni sürdüler.

Y.A.: Toplantı yaptı Erhan Taşkın (patron) bu sendika muhabbeti üzerine. Ben o adamı zaten iki defa gördüm. Bir sendika yayılıyor haberi ayyuka çıktığı zaman geldi. Sendikanın yaptığı her işten biz sorumluymuşuz bize bunu söyledi. Sendika dışarıda bir siyasi eylem yaptı pat biz de suçluyuz. İnsanları sendikaya karşı kötülemeye çalıştı. Yeri gelir sizi çıkartırız. Bunun sendikadan dolayı olduğunu söylemeyiz başka sebeplerden çıkarırız. Zaten bizi de başka sebepleri öne sürerek çıkardılar. Biz sendikalı olduğumuz için sürgüne gönderildik, sendikalı olduğumuz için işten çıkarıldık. Sürgün niteliğinde bizi gidemeyeceğimiz yerlere sürdüler. Kendi ağzıyla söyledi zaten. Sendikanın saadet zinciri olduğunu kendisi söyledi.

Çalıştığınız yer işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda nasıldı? Bu konularda titiz miydi işveren?

G.Y.: Şimdi biz 50 kişinin çalışabileceği yerde 100 kişi çalıştık. Türk Telekom’un çalışanları kocaman bir masada 1 kişi çalışırken biz aynı büyüklükteki masada 3 kişi çalışıyoruz. Dip dibe ellerimiz birbirine değerek çalışıyoruz. Yangın tüpüne kolunu dayayıp çalışan insanlar var. Kutuları yerlere koyuyorlar. Kutuya takılıp düşen ablamız elini kırdı. İçeride aşırı bir radyasyon var. Radyasyondan dolayı birbirimize dokunduğumuzda elektrik çarpıyor. Saçlarımız elektrikleniyor. İnsanlar bunu hissediyor. Fiziksel olarak yorgunluk hissediyorsun yani. Şu an biz aşağıdayız böyle herhangi bir yorgunluğumuz yok. Bütün bunlar iş güvenliğine aykırı. İş güvenliği eğitimi aldık. Eğitimde her saatte kalkıp şu hareketleri yapmanız, sandalyenizin böyle bilgisayarınızın böyle olması gerekiyor. Çalışırken bunların hiçbirini yapamıyorsun. Ben bir gün kalktım koridorda hareketleri yapıyorum. Geldiler dediler kardeşim sen ne yapıyorsun? E boynum ağrıyor çünkü sürekli eğilerek çalışıyorsun. Yapamazsın dedi burada 100 kişi var her biri 1 dakika bu hareketleri yapsa 100 dakika olur dedi. E sen verdirdin bu eğitimi. İş güvenliği diye bir şey yok. Mesela bir deprem oldu bina çökme durumuna geldi kimse aşağıya inemedi. Millet yukarıda çığlık atmaya başladı. Düşün yani 50 kişinin sığabileceği yere 100 kişiyi sığdırmışsın. Yangın olayında ya da bir deprem olayında bu insanları nasıl tahliye edeceksin?

Y.A.: Bir gün çok fena yağmur yağmıştı. Yağmadan evvel belliydi yağacağı. Biz yarım saat evvel çıkalım dedik. Ona bile izin vermediler ve biz 2.5-3 saat burada mahsur kaldık. Sırf yarım saat erken çıkmamıza izin vermedikleri için.

G.Y.: Türk Telekom çalışanlarının hepsi erkenden çıktı. Türk Telekom çalışanları yağmur yağdı mı erkenden çıkar kar yağdı mı erkenden çıkar. Meteoroloji uyarır bunlar erken çıkar. Evlerine giderken trafiğe kalmasınlar diye. Onlar çıkar gider en son biz kalırız. Taşeron olduğumuz için ikinci sınıf insanız.

Y.A.: Biz bir de şunu söyledik. Bizi yarım saat erken çıkarın sonra bunu maaşımızdan kesin ya da biz bunu sonra telafi edelim. Buna bile yanaşmadılar. İş güvenliği açısından şunu söyleyeyim. Evrak işi yaptığımız için inanılmaz derecede tozlu evraklar. Bilmem kaç yılından kalmış eski evraklar var.

G.Y.: Doktora gidiyorsun doktor tozdan uzak dur bol bol su iç diyor. Yani tozun içerisinde çalışıyorsun. Tozdan nasıl uzak duracaksın?

Y.A.: Yani depoda çalışıyorsun ve evraklar o kadar eski ki artık sararmış.

G.Y.: Astım olan arkadaşlarımızdan da bir tanesi sürgüne gönderildi.

Y.A.: Yani depoda çalıştığımız için şartlar çok zorlu oluyor. Tozdan korunmak için maske takıyoruz ama o maske seni çok da korumuyor.

Siz de astım hastasıymışsınız herhalde ve sizi sürgün etmişler öyle mi?

Hülya Güler: Evet astım hastasıyım ve buradan evvel pek bir sıkıntım yoktu. Yani buraya kadar astımımla ilgili pek bir problem yaşamadım bir sağlık sıkıntım olmadı. Burada da çok bir sorun olmadı. Ama beni Avcılar’a gönderdiler. Orada çok rahatsızlandım. Rahatsızlandığımı söyledim. Doktora gitmeliyim burada beni etkileyen bir durum var dedim. Çok yoğun bir metal kokusu var orada. Bir de yanık kokusu geliyor. Bir de bizim çalıştığımız yer prefabrik yapılmış onun içerisinde çalışıyoruz. Doktora git de ne olduğunu öğrenelim dediler. Ben bu şartlarda burada çalışamayacağım çünkü buradaki yoğun koku benim nefes almamı engelliyor dedim. Sonra bana sen insan kaynaklarıyla görüş dediler. Gittim insan kaynaklarıyla görüştüm. Yapılabilecek hiçbir şey yok sen orada çalışmak zorundasın dediler. Dedim ki ben buraya gelmek istemiyorum. Beni başka bir projeye gönderin dedim çünkü bir sürü projemiz var. Başka yere yönlendirin ben o ortamda sağlık sorunumdan dolayı çalışamıyorum dedim. Yapılabilecek bir şey yok istiyorsan istifa et dediler. Bana şunu söylediler: Senin astım hastası raporun yeterli değil. “Ben bu ortamda çalışamam” diye rapor alman gerekiyor dediler. Dedim ki bu çok uzun bir süreç oraya gelinecek, denetlenecek, SSK’dan insanlar gelecek, ortama bakacak. Benim sağlığım araştırılacak tamam diyorum bunu da yapın diyorum. Ama ben bu süre zarfında ne yapayım? Ben orada sadece 2 saat kalabildim. Yapılabilecek hiçbir şey yok istifanı et dediler bana. Ben de istifa edecek olsam gelip sizinle konuşmazdım dedim. Ben çalışmak istiyorum yani niye istifa edeyim ki? Bunu resmi yollarla dile getirmem gerekti. Gittim dilekçe yazdım, sundum ona da cevap gelmedi. 2 kere yazılı 3 kere sözlü görüştüm. Hiçbir sonuç elde edemedim. En son avukat beyle görüştüm. Bunu belirten bir ihtar hazırladı. İhtar çektim ona da cevap gelmedi. Bu şekilde yolumuza devam ediyoruz. Önümüze sunulan tek şey ya orada çalışacaksın ya da istifa edeceksin. Yani burada işten kendi isteğimizle çıkmamız amaçlanıyor.

Size istifa et dedikleri zaman siz sendikalı mıydınız?

Hülya Güler: Zaten biz sendikalı olduktan sonra böyle şeyler yapmaya başladılar. 2 senedir buradayım çok projeye giden bir insan değilim. Beni Dudullu’ya yolladılar. Dediler ki Dudullu projemiz 3 gün. Yani çok uzak Dudullu. Ben Bağcılar’da oturuyorum. Dediler ki 3 günlük bir proje. Ben de 3 günlük bir proje için birbirimizi yıpratmamıza gerek yok, birbirimizi idare edebiliriz dedim. Dudullu’ya gittim. 3. günün sonunda aslında beni kumpasa getirdiler. Beni buraya getirtmeden oradan Avcılar’a sürdüler. Ben dedim Güneşli’ye gidecektim. Yönetici dedi sen şimdi bunu imzala doldur. Avcılar’daki yöneticinle görüş. Ben bunu o zaman anlayamıyorum tabi bunu imzalayınca oraya gitmek zorundasın. Ben oraya gittim zaten. Şartları, yolu felan oraya gitmeden bilemezsin ki. Nasıl bir ortamda çalışacağını da gitmeden bilemezsin. Sana Avcılar deniliyor ama yer Avcılar değil yer Ambarlı. Avcılar’la alakası yok. Avcılar merkezde iniyorsun. Oradaki kurumun 07:45’te bir servisi var. 7.45’i geçtin mi 40 dakika tenha bir yolda yürümek zorundasın. 2 defa yürüdüm ben o yolu. Bir ilk gittiğim gün bir de tekrar raporlarımı götürmek için gittiğimde. Biz 06:20’de orada işi bırakıyoruz. Ben hiç akşamları çalışmadım. Bir tane abla vardı orada akşam çalışan. Servisi var 06:50’ye kadar beklemek zorundasın ki o servis seni Avcılar’a bıraksın. Normal toplu taşıma yok oraya. O servisi kaçırdın mı mecbur yürüyeceksin. O yürüme yolu da bir kadın için epey tenha. Yani bize sunulan 1400 TL asgari ücretle her yerde çalışmak zorundayız. E ben buraya tek vasıtayla geliyordum. Oraya gidiyorum 3 vasıtayla. Bu karşılanıyor mu? Karşılanmıyor. E ne olacak? Bütün her şey çalışandan gidiyor. Hem yıpranıyorsun. Sabah 06:00’da evden çıkmak zorundasın. 21:00’da eve varıyorsun oradaki projeye gidersen. 15 saatin gidiyor yatacak mısın, kalkacak mısın, ailenle mi vakit mi geçireceksin adamın umurunda değil. Karşılasa bunları sana ek bir şey sunsa hadi 2-3 ay idare edersin, bir şey değil sonuçta proje bu da. Ama hiç destekleri yok.

Yasin Aslantaş: Bir de en çok yaptıkları şey bir projeye gönderirken 3 günlüğüne 1 haftalığına diyor. Ama sonra gidip görüyorsun ki proje 1 ay 2 ay 3 aydan önce bitmiyor. Ama seni ne diye gönderiyor? İşte 1 haftalık projemiz var. Ben Kocaeli’ne gittim mesela. Bana dedi ki 10 günlüğüne. 10 günlüğüne gittim arkadaşımla arkadaşımı da kendim ikna ettim. Beraber 10 günlüğüne Kocaeli’ne gittik Merkez Bankası’nın projesine. Lakin Merkez Bankası’na gittiğimizde gördük ki 10 günlük denilen proje 3-6 aylık bir proje. Oraya gidip söylediğimizde şirketin en üst yetkililerinden biri olan Binnur Hanım bize bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledi.

Peki siz Kocaeli’ne gittiğinizde düzenli kaldınız mı orada?

Y.A.: Her gün buradan git gel yaptık. Her gün İncirli’den arabayla alındık Kocaeli/Merkez Bankası’na gittik. Hemen hemen 2.5-3 ay boyunca.

H.G.: Bir de şöyle bir şeyi çok yapıyorlar. Kendi aralarında çok oynatıyorlar. Mesela ortada bir sorun oluyor. Yöneticim beni yolladı projeye ama burası bana çok ters beni nasıl gönderiyorsunuz buraya? Diyorlar ki İnsan Kaynakları belirliyor. İnsan Kaynakları’na gidiyorsun. Bunu bunu yaptınız ama benim için oraya gitmek çok zor onu biz belirlemiyoruz yöneticileriniz belirliyor diyor. Kendi aralarında oynatırken o süre zarfında da 3 gün işe gitmeyince işten çıkartmaya çalışıyorlar. Yani yetkili bir ağızla konuşamıyorsun mecburen projeye gidiyorsun. Yani çok değişik oyunları var.

Çok teşekkür ediyoruz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

H.G.: Şunu söylemek istiyorum. Eğer bir insanın sağlık problemi varsa ve bunu öne sürüyorsa bundan daha geçerli bir sebep olamaz. Benim raporumda da vardı yani. Gittim araştırma hastanesinden aldım özel hastaneden filan da değil yani. “Bu kişi astım hastasıdır ve astım hastası olarak tedavi görmektedir” diye bir rapor varsa bilemedim ki ötesi ne olabilir?

Çok teşekkür ederiz verimli bir muhabbet oldu.

 

Sosyal İş Sendikası Genel Sekreteri Celal Uyar

 

Önce sizi bir tanıyalım.

Celal Uyar. Sosyal İş Sendikası Genel Sekreteriyim.

Kod-A sürecini biraz anlatabilir misiniz? Örgütlenme nasıl gelişti?

2016’da asgari ücretin 1300 TL’ye çıkmasıyla beraber bir hareketlilik başladı İzmir’de. Orada kurulan ilişkiler bir dönem devam etti sonra durağanlık dönemine girdi. 2016’dan 2017’ye kadar komitelerimizi kurduk, hazırlıklar yaptık. Sonrasında 2017’de İzmir’deki örgütlenmeyi İstanbul’a da sıçratarak üç ay içerisinde hızlı bir şekilde örgütlenme startı verdik ve hızlı bir şekilde bitirdik.

Toplam çalışan kaç kişi vardı Kod-A’da ve kaçı sendikalı oldu?

Toplam 800 işçi vardı şu an 469 üyemiz var.

Buradaki 9. gün sanırım. Nasıl devam ediyor direniş? Ziyaretler sık oluyor mu?

Biraz buradaki direniş çadırımızın hikayesini anlatayım. 10 arkadaşımızı sürgüne gönderdiler. Özellikle kadın arkadaşlarımızı gidemeyecekleri kadar uzak yerlere sürdüler. Biz bu arada işverenle görüşerek bu meseleye insani bir çözüm üretmemiz gerektiğini söyledik. Arkadaşlarımızın ceplerinden daha fazla yol parası gitmeden çözebileceğimizi söyledik. Kadın arkadaşlarımızı insani bir çözüm olarak yakın yerlerdeki projelere kabul edeceğimizi söyledik. Ama onlar hayır, biz buna yanaşmayacağız ve herhangi bir ücret vermeyeceğiz dediler. 11 gün boyunca arkadaşlarımız her gün işyerlerine geldiler. İşe hazır olduklarını bildirdiler, onlar da kabul etmediler. Biz tutanak tuttuk, mahkeme sürecini hazırladık. 11. gün arkadaşlarımızın iş akdini feshettiklerinde de burada oturma eylemine başladık.

Siz yetki almak için %40 barajını geçtiniz sendika olarak ancak işveren buna itiraz etti. Peki bu yasal mı yani itiraz hakları var mı?

Türkiye iş yasalarında işverenlere böyle bir hak veriliyor. Bir gerekçe sunmaları da gerekmiyor itiraz etmeleri için. Yani yetkiye itirazda herhangi bir mantıklı gerekçe sunması gerekmiyor. Her işveren her türlü yalanı söyleyebilir belge sunmasına da gerek yok. İtiraz ettiğinizde mahkeme çok uzun sürüyor. Cezalandırmaya dönüşüyor yani bu iş. Biz buradaki süreci uzatmak istemiyoruz. Bu ihtimali direnişle kırmak istiyoruz. Bunun en önemli özelliği IBM’den sonra ilk defa bir bilişim şirketinde örgütlenme başarılması. Bu başarıyı biz toplu sözleşmeyle taçlandırmak istemiyoruz bunun uzamasını istemiyoruz. Bu konuda biz işverene defalarca çağrı yaptık birçok kez çağrı gönderdik. Toplu sözleşme görüşmelerine hazır olduğumuzu beyan ettik ancak işveren buna asla yanaşmadı.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Şimdi plaza çalışanları denen zaman zaman sendika çevrelerinde sol çevrelerde tartışılan bir kavram var. Bu plaza denen yerlerde kapitalizmin yeni tapınaklarında on binlerce işçi çalışıyor. Bu havzada 10.000’i aşkın işçi çalışıyor. Bunlar zaten hizmet sektöründe olduğu için iş sürecinde içerisinde çok fazla parçalanmış durumdalar. Her birine farklı statü tanıyarak işçileri atomize ederek parçalamaya çalışıyorlar. Bir de iş yasalarına bağlı olarak iş kolları onun üstüne bir de konfederal ayrılıklar var. Böyle olunca bu sektördeki örgütlülük oranı %3.5 civarında. Hiçbir örgütlenme süreci yok ve korkunç bir sömürü yaşanıyor. Yani buradaki sömürüyle tabi ki işçi sınıfının yaşadığı sömürüyü kıyaslamak istemiyorum ancak burada metal ve tekstil sektöründen bile daha ağır koşullar altında çalışıyorlar. Görünüşte ofis çalışanları ama çok ciddi bir sömürü devam etmekte. İşçilerin tuvalet ve su içmeleri dahi saniyelerle hesaplanıyor. Ücret asgari ücret ve bu arkadaşların çok büyük bir kısmı görünmeyen meslek hastalıklarına yakalanıyor. Uzun çalışma saatlerinden sonra bu arkadaşlarda duyma bozuklukları, görme bozuklukları, eklem ağrıları çok sık yaşanıyor. Bunları da şu anki yasalar olanak vermediği için meslek hastalığı olarak tanımlayamıyoruz. Onun için burada işçi sınıfının eylemli birliğini gerçekleştirmek lazım. Konfederal ayrılıkların ötesinde DİSK, Türk-İş ve Hak-İş’in ortak çabasıyla ortak örgütlenme projeleriyle bu işi aşmamız lazım. Böyle aşabileceğimize inanıyorum. Bunun için de tüm sendikalara çağrıda bulunuyorum. Bütün konfederal ayrılıkların, bütün o iş yasasının tanıdığı ayrılıkların ötesinde ortak örgütlenme kampanyalarıyla ortak örgütlenme çabalarıyla ortak direniş ve grevlerle bu sektördeki sömürüyü bir parça olsun dizginlememiz gerekiyor. Bu bizim sadece sendikalara değil bütün ilerleme yanlısı, devrimci ve sol güçlere de çağrımızdır. Bu sadece Sosyal-İş’in ve DİSK’in altından kalkabileceği bir sorun değil. Benim son olarak söylemek istediklerim bunlardır.

Facebooktwitter

Yorumlara kapatılmıştır.